Yağmurlu bir günde bu güzel nostaljiyi bana yaşatan yerin adı Yongacı kahveci. İzmir'in ilçesi Bornova' daki Büyük Çarşı. Burası eskiden dedemin arkadaşı Muttalip amcanın kahveleri öğütüp tüm çarşıyı misler gibi kokuttuğu küçücük daracık dükkanıydı.(laf aramızda her alışverişten sonra bana bir tane de sakız verirdi. Üzerinde arap kızının resmi olandan:) Çocukluğumdan beri hiç kendini bozmayan tek yerdir Bornova Çarşısı. O zamandan bu zamana çarşıdaki esnaf ve dükkanların yeri hiç değişmedi. Aile büyüklerinin vefatından ya da yaşlılığından dolayı işleri çocukları devraldı. Büyük camii etrafında toplanmıs bu dükkanlar açık bir alışveriş merkezi gibi adeta. Mandradan kahvaltılığınızı, kasabından etinizi, manavdan sebzelerinizi, fırından sıcak boyoz ve gevreğinizi alıp yemek restoranlarında da açık havada, döner, çorba, ev yemeklerinizi yedikten sonra yongacıda da kahvenizi içip geçmişin izlerini yaşayabilirsiniz. Adının Büyük Çarşı olduğuna aldanmayın tüm çarşı en fazla 20 adımdır. Eskilere göre burası büyük çarşıymış, küçük olanı meydandaki kilisenin etrafı imiş. Büyük çarşının bir arka sokağında ise yok yoktur. Her türlü tamirci, alet edavat satanı da orada bulabilirsiniz. Her girdiğiniz dükkanda esnafı ile sohbet edip ayrılırken kendilerine hayırlı işler dilemeyi de lütfen unutmayınız. Hadi AVM lerden uzaklaşıp biraz insan içine karışalım ve özümüze dònelim. Gòreceksiniz bu size de onlara da çok iyi gelecektir.
Kreçci Kemalin torunu Dilek:)
Salaş Ruh
Ruh bedenle bir oldu mu, içeride duramıyor paylaşmak ve paylaştıkça çoğalmak, rahatlamak istiyor. İçine o ateş bir kere düştü mü, bu yolun geri dönüşü olmuyor...
20 Ocak 2017 Cuma
2 Ocak 2017 Pazartesi
Devrim ile Evrim
Literatüre göre evrimleşme, zaman içinde doğal olarak, bir
durumdan başka bir duruma geçme, gelişme sürecidir. Organik ya da biyolojik
evrimleşme olarak sınıflandırılabilir. Evrimleşme teorisi bir çok bilim dalının
yanı sıra tarım, antropoloji, felsefe ve psikiyatri gibi alanları da
etkilemiştir. Biz bugün tabii ki felsefi yanını irdeliyor olacağız.
İnsanın
evrimleşmesi. Çevre faktörleri, ekonomik ve psikolojik durumlar,
bilinç düzeyi ya da toplumsal olaylar insanın evrimleşmesini farklı yönlerde
etkileyebilir. Evrimleşme öyle hemencecik olup biten bir şey değildir. Bugün yaşadığımız
bir olayın bizde bıraktığı etki, bunu çevremizle paylaşma ihtiyacı, paylaştıkça
ortaya çıkan yeni etkiler, bu etkilerin davranışa dönmesi, toplumda bir yer
bulması ve gen aktarımı ya da bilgi aktarımı sonucu nesiller tarafından
benimsenip mevcut yaşayış biçimlerine etki etmesi yıllar hatta bazen yüzyıllar
alabilir. Bence yanlış yorumlanan bir şey var ki o da hep gelişim sürecinde
algılanmasıdır. Evet tarihte evrimleşmenin hep iyi yönde olduğunu okuduk
öğrendik ancak şimdiki deneyimlerimiz gösteriyor ki biz İnsanoğlu olarak kötü
bir evrimleşme sürecine doğru gidiyoruz. Belki artık eskisi gibi insanların
meydanlarda ipe geçirilmesini izlemiyoruz ancak o ipte insanlığın sallandırılmasını izliyoruz.
Çevremizde yaşadığımız tüm bu olaylar sonucunda, edindiğimiz
tecrübe ve bilgiler insanoğlunun gelecekteki evrim sürecini tetikliyor. Zaten
biz de yüzyıl önce atılan tohumların etkisi ile bu durumda değil miyiz? Bir lidere ihtiyaç duyma, paraya muhtaç olma, kadını horlama, korku ile içe kapanma, çevremize bu korkuları bulaştırma yeni nesili bu yönde eğitme. Aman gitme kızım, karışma oğlum, günah,
yasak, tutsak, O şef, patron derken en büyük kaosu yarattık dünyamızda. Bugünden
başlayarak evrimimizi geliştirme yetisine her zaman sahibiz. Bugün
düşleyeceğimiz olaylar yarın gerçekler olarak karşımıza çıkacaktır. Tıpkı
atalarımızın yaptığı gibi. Aaaa ama bu 100 yıllar alır demeyin. Evrimleşmeyi
hızlandıran bir olgu vardır ki sizinle bugün bunu paylaşmak istedim.
Devrim; yerleşmiş mevcut düzeni, köklü ve hızlı bir şekilde
dönüştürmektir. Devrimci, bu kökten değişim ihtiyacının farkına varan, onu arzulayan ve
harekete geçen kişidir. Etrafımızda gelişen olaylar insanlığımıza dokunuyorsa,
bu olayların bir gün son bulmasını istiyorsak ve bunun olabilecek en kısa
zamanda olmasını istiyorsak işte bu anda yapabileceğimiz tek şey vardır o da "Bireysel
Devrim" imizi yaratmaktır. Toplumsal
evrim zor ve uzun bir süreçtir ancak her bir bireyin kendisi için Devrim ilan
etmesi ve uygulaması daha kısa zamanda gerçekleşecektir. Bireysel Devrim ini
gerçekleştirebilmiş toplumların evrimi çok daha hızlı ve kolay olacaktır.
Peki nasıl ? Devrim yerleşik düzeni değiştirmektir dedik o
zaman öncelikle şimdiye kadar yaptığımız ve inandığımız her şeyi sorgulamakla
başlayacağız işe. Kendimize bir devrim yapmaktan bahsediyoruz bu yüzden bombacıyı, başkanı, savaşı şimdilik bir kenara bırakıyoruz ve kendimize bakıyoruz.
Bir devrimcinin sahip olması gereken özellikleri (deneyimlediğim kadarıyla) şöyle bir sıralayalım.
- Bir devrimci, disiplinli olmak zorundadır. Sabah erken kalkmalı ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere kendi işine yoğunlaşmalıdır. ( başkasının değil)
- Bir devrimci, öncelikle akıl merkezli düşünmeli. Hayatına inancı değil aklı, zekası, kültürü, bilgisi yön vermeli. İnancı kendi devrimini yaratmaktır. Alacağı kararlarda aklı ve vicdanı ile yol almalı.
- Bir devrimci, sürekli okumalı ama okuduğu kişi, kitap ne olursa olsun, o eseri ve fikri sorgulamalı, eleştirmeli. Yani çok okuyan eleştiren ve düşünen kısacası aklı, bilgiyi, eleştiriyi önceliğine alan bir kişi olmalı.
- Bir devrimci çevrede olan biten her şeyden haberdar olmalı ancak kendine duygusal bir çöküş yaratmamalı. Nedenleri sorgulamalı, anlamalı ve “Şimdi bu olay karşısında ben ne yapabilirim?" ile ilgilenmeli.
- Bir devrimci düşüncesinden taviz vermeden ama hoşgörü içerisinde insanlarla diyalog kurmalı. Halkı iyi tanımalı. Gelenek ve göreneklere sahip çıkmalı. Saygı ve hoşgörüyü her zaman ön planda tutmalı.
- Bir devrimci insanı merkez almalı; dini, milliyeti ya da herhangi bir ırkı merkeze alarak devrimcilik yapmaya kalkışmamalı.
- Bir devrimci, zor dönemlerde zor koşulların yükünü omuzlayabilmeli. Amacına öyle tutku ile bağlanmalı ki amacı uğruna canını feda edebilmeli.
- Bir devrimci, "Ben neden buradayım?” sorusuna yanıt vermekte güçlük çekmemeli ve zindanla da zindancıyla da baş etmeyi bilmeli.
- Bir devrimci, mevcut düzenin sınırlarının dışına çıkmasını bilmeli.
- Bir devrimci bulunduğu yerden, savunduğu görüşten asla utanmamalı. Boynu asla bükük, sırtı kambur olmamalı. Bugün bir ipin ucunda bile olsa neden orada olduğunun bilincinde olmalı. Ve bu inancı yıllar geçse de gelecek neslin içinde yer bulmalı.
Anlatmak istediğim şeyi bilmem anlatabiliyor muyum? Kişisel
devrimimizi yaratmaktan bahsediyorum ki bu evrimleşmeye bir dur diyebilelim. Doğru bildiğimiz her şeyden vazgeçmeyi, yeni bir ben ( dünya) yaratmayı teklif ediyorum. Alışkanlarımızı ters yüz etmekten, bir amaca sarılmaktan bahsediyorum. Gelecek nesil için organik tohum ekmekten, onu oya gibi ince ince rengarenk işlemekten bahsediyorum.
Bu değişime başlamak için, evinize bir filozof, bir ermiş gelmesini beklemeyin. Bu
dünyanın gelecekte ne olacağını bir medyumun söylemesini de beklemeyin. Fark edin, sorgulayın, görün ve öncelikle sadece kendinizi değiştirin. Bir Devrim ci olun.
Nedenleri
sorgulayın, araştırın öğrenin sonra paylaşın. İnsanların arasına karışın,
sohbet edin, dinleyin ve sonra paylaşın. Çalışın, para kazanın, iş kurun ve
sonra paylaşın. Çünkü devrim paylaştıkça çoğalır, gerçekleşir. Bireysel
devriminizin amacı insanlığın evrimine hizmet edecektir.
Evrimleşme kendiliğinden oluşur. Bir lideri yoktur, bir amacı
da yoktur. Ne ise o olur. Ancak devrimin bir lidere ve bir amaca ihtiyacı vardır. Sizin devriminizin
lideri sadece sizsiniz. Amacınız da İnsan olarak Bireysel Devriminizi gerçekleştirmek. Bu, toplum
olarak en kısa sürede evrimleşmenin tek yoludur.
Bireysel Devrim yaratmanın yolu yaşamımız boyunca her AN
açıktır. Bugün yaptığımız değişimin apaçık örneğini yakın çevremizde bir kaç
yıl içinde, topluma mal olmuş örneğini de 100 yıl sonra torunlarımızın göreceği
garantidir. Yapmadığımız her değişim ile de 100 yıl önce atılan bu kötü tohumların
kurtlu meyveleri ile beslenmeye ve yeni nesilleri beslemeye devam ediyor
olacağız. Hayatımızın her ANında olduğu gibi seçim bizim.
Bugünden kendi DEVRİM inizi yaratın.
Etiketler:
bireysel devrim,
che,
che guevara,
deniz gezmiş,
devrim,
evrim,
evrim teorisi,
evrimleşme,
farkındalık,
insanlık evrimi,
kişisel gelişim,
lenin,
sosyalizm,
terorizm
29 Aralık 2016 Perşembe
HAYAT

İnsan
aklındakilerle gündüz, yüreğindekilerle gece uğraşırmış. Gün boyunca yüreğimi
acıtan herkesle, geceler boyu kavgalar edip, sövdüm savaştım hep. Herkesten her
şeyden nefret duyar oldum en çok ta kendimden. Neden bu kadar değersiz
hissediyordum kendimi? İnsanlar bana öyle davrandıkları için mi? Yoksa ben
kendimi öyle gördüğüm için mi? Belki de herkesin ihtiyacına yönelik insan
çeşidi vardı bu dünyada ve sen kendin için ne hissediyorsan, bunu sana yaşattıracak
insanlar çıkıyordu karşına.
Konuşmam gereken zamanlarda susmak zorunda kaldım.
Sen kimsin, O kim, Ben kimim?
Sen kimsin, O kim, Ben kimim?
Herkes
bir maskeden söz ediyordu ve herkes bir şeyler öneriyordu kendi aklının
yettiğince. Annem babam, sevdiğim, iş arkadaşlarım, dostlarım. En iyisini
yapabilmem için destek olmaya çalışıyorlardı bana. Bu okulu bitir, Orada onu
giyme, burada böyle gülme, onunla böyle konuşma, bununla yemek yeme. Derken yıllar
içinde ben, konuşamaz, gülemez, kendimi ifade edemez ve ne istediğini bilmez olmuştum.
Ben artık beceriksizin, acizin biri olduğumu kabul etmiştim. Kendini aciz mi
görüyorsun? “O zaman bunu kanıtlamak benim görevim” diyordu hemen Çark ve al
bakalım X kişisi karşında ve sana senin ne kadar aptal olduğunu hissettirecek
her türlü dili kullanıyor. Ve sen sessizce hakkettiğine inandığın şeyi alıp
inine giriyorsun. Göz yaşları, hakaretler, nefretler, öfkeler ohh ohhh ne ala ve
içini kurutuyorsun ve daha da sessizleşiyorsun. Çark memnun, sen memnun, isteğin gerçekleştirildi!
Yıllar böyle akıp geçiyor ve insan değişmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu çark böyle dönemez. Bu sen değilsin. Kendini dogma bilgilerden arındırmaya ve yeni bir sen yaratmaya çalışıyorsun. Önce birkaç kitap sana “Beni al beni al” diye bağırıyor tozlanmış raflardan sonra filmler çıkmaya başlıyor karşına., Belki yeni bir aşk, yeni bir iş, belki de bir dost çıkıveriyor ardı ardına. Her şeyden şüphe duymaya başlıyorsun bu zamanlarda. Yaptığın işten, inandığın dinden,yanındaki dosttan, karşındaki gülden cevizden serçeden. Her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Bu düzen böyle gitmemeli ama nasıl değişmeli bilemiyorsun. Sadece sorguluyorsun.
Yıllar böyle akıp geçiyor ve insan değişmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu çark böyle dönemez. Bu sen değilsin. Kendini dogma bilgilerden arındırmaya ve yeni bir sen yaratmaya çalışıyorsun. Önce birkaç kitap sana “Beni al beni al” diye bağırıyor tozlanmış raflardan sonra filmler çıkmaya başlıyor karşına., Belki yeni bir aşk, yeni bir iş, belki de bir dost çıkıveriyor ardı ardına. Her şeyden şüphe duymaya başlıyorsun bu zamanlarda. Yaptığın işten, inandığın dinden,yanındaki dosttan, karşındaki gülden cevizden serçeden. Her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Bu düzen böyle gitmemeli ama nasıl değişmeli bilemiyorsun. Sadece sorguluyorsun.
Konuşmam gereken zamanlarda içime sığınmak zorunda kaldım.
Yazmak, çizmek, okumak...
Sanata dönersin bu zamanlarda çünkü düşündüklerin, sorguladıkların, hissettiklerin tuhaf şeyler. Çevrendekilere biraz bahsetmeye çalışırsın ama anında tepkileri “ Deli misin sen, ortalık ne kadar karışık görmüyor musun?” ya da “Ne zorluklarla geldin sen buralara”, “Mis gibi hayatın var.”,” Bir işin var, eşin var ya da çocuğun var ya da paran var, şükret beterin beteri var” "var da var..." gibi yanıtları alırsın. İçine kapanırsın. Aradığın yanıtlar bunlar değil. Kendinle konuşmaya gelen bilgileri sentezlemeye başlarsın. Yavaş yavaş şekillenir düşüncelerin. Yavaş yavaş kendi dünyanı yaratmaya başlarsın. Hayal ediyorsun ama bunu anlatamıyorsundur çünkü bu senin dünyandır. Sadece sana ait. Bunun kolektif bir üretimi olamaz. Aynı Van Gogh gibi Mozart gibi Gothe gibi kendini ifade edebilecek, bu acılardan sıyrılabilecek, bu yükten kurtulabilecek bir yol arar durursun. SANAT, içsel yolculuğa rehberlik eder. Kimsenin sana sanatçı demesine ya da kimsenin senin ürettiklerine ilgi duymasına ihtiyacın yoktur. Onlar yine de bir sanattır çünkü sanatı zanaattan ayıran şeydir içselleşmesi. İçini görebilmenin bir yoludur sanat. Kimisi yazarak, kimisi çizerek, kimisi notalarla kimisi de mermerleri yontarak anlatır derdini bu zamanlarda. Düşünceler hızla değişir, maddeler anlamını yitirir. Düşüncelerin değiştikçe arayışların, arayışların değiştikçe çevren değişir.

Konuşmam gereken zamanlarda ağlamak zorunda kaldım.
Yokluk, bitiş, son...
Eğer hayatını tamamen değiştirmeye kalkıştıysan, genellikle önce dibe batarsın. Çünkü saat yönünde tıkır tıkır işleyen bir çarkı, tam tersi bir yöne çevirmek için önce onu durdurman gerekir. Bu duruş bir çok şeyi sonlandırıverir. Kimisine maddi, kimisine manevi, kimisine sağlık, kimisine de hasret, ayrılık problemleri doğar çünkü yeni düzen için, arka planda olması ve olmaması gerekenler hazırlanır ve sen bir boşluğa düşüverirsin.
Konuşmam gereken zamanlarda ibadet etmek zorunda kaldım.
Bu
zamanlarda asıl amaç unutulur. İsyanlar başlar. Neden ben? Nasıl biter bu
günler? Bu yangın nasıl söner? Bu acıya nasıl dayanılır?
Yalnızlık
günleri başlar... “Dost bildiğim kimse kalmadı yanımda. Kimse beni dinlemiyor,
yardım etmiyor, anlamıyor”. Allaha kitaba sövüyor musun yalvarıyor musun belli
değildir bu zamanlarda... Çok acı vardır hem
de çok... Yanıp yanıp sönmüyor yanıp yanıp kavuruyordur içini.

Karanlık, is, duman...
“Kimsem yok, artık tamamen yalnızım. Bu dert bitecek gibi değil. Her yolu denedim. Kalbimin içindeki korkular, endişeler bitmez oldu."
Artık
gelecek güzel günleri hayal edemez olursun. Tamamen diptesindir ve sana yardım
edecek hiç bir el yoktur etrafta. Acıklı filmler,
haberlerdeki kazalar, intiharlar, bombalar... Her döndüğün köşe bir olumsuzluğu
doğuruyordur. Herkes sana acıyan gözlerle bakıyordur... Herkes seni terk
etmiştir. Sığınacak tek yerin vardır o da inandığın din, hemen yardımına koşar.
Geceler gündüzleri, aylar yılları kovalar bazen. Sen başın secdede avuçların
gökte göz yaşları ile yalvarırsın. Bir çıkış yolu için bin can feda edebilirsin
bu durumda. Nefes alamaz, hıçkırıklarla anlatırsın derdini deva bulmak
umuduyla.
Ağladıkça
gevşersin, biraz rahatlarsın ve derin bir uykuya dalarsın ilk kez huzur içinde
çünkü en ağır yüktür duyguları içinde taşımak. Sen kilo verdikçe değil, duygularını
verdikçe hafiflersin. Duygularını fark ettikçe kendini tanırsın. İçinde büyüttüğün
kelimelerin anlamlarına odaklanırsın, nedenlerden çok nasıllarla ilgilenmeye başlarsın. Gördüğünü, duyduğunu, dokunduğunu,
tattığını anlarsın. Yaşam yavaşlar senin için, anlar artar bu zamanlarda.
Tekrar yola, amaca dönersin. Ama bu sefer tek fark vardır. O da oyun artık
senin oyunundur ve sadece senin kurallarınla oynanacaktır.
Konuşmam gereken zamanlarda dinlemek zorunda kaldım.
Sessizlik, oluş, varoluş...
Zaman
ağır ağır akar. Olduğun yerde ne kadar zamandan beri bulunduğunu fark edemezsin.
Çevre çok gürültülüdür. Sanki herkes aynı anda konuşuyordur. Uzaklaşmak, kaçmak
istersin. Kimseyi görmek istemezsin. Her şey saçmalık. Düzen sistem çarpık. Evren lanetli bir yer gibi görünür sana bu
zamanlarda. Sonra bir an gelir bakarsın ve anlarsın herkes bir arayış içindedir aslında.
İyi kötü, güzel çirkin yoktur. Hepsini insanlar yaratmıştır ve hepimiz
birbirimizin eksiğini tamamlamak için buradayızdır. Olması gereken Dünya
ancak hepimiz onu fark edince, arzulayınca oluşacaktır.

Sonra yaşamın arasına karışmaya başlarsın. Onları dinlemeye dinledikçe anlamaya anladıkça yardım etmeye başlarsın. Kendini unutur, diğerlerine ışık olmaya çalışırsın. Birilerine bir çift el, birilerine bir çift göz veya birilerine ana birilerine evlat oluverirsin. Paylaştıkça çoğalır bütün olursun.Hah şimdi iyi. Bir deniz kenarında oturuyorum. Aylardan Eylül ve bir yeni ay gecesi. Kulaklığımda Lonely Shepherd çalıyor. Dalgalar soğuk soğuk çıplak ayaklarımdan kalçama kadar ilerliyor. Ellerimle ıslak kumu sıkıyorum. Dalgalar geri giderken ellerimdeki kumu da alıyor. Ben onlar tekrar gelmeden yenisini avuçluyorum. Hooop tekrar gelip alıyorlar. Bu kaç kez devam ediyor bilmiyorum. Çocukluğumda oynadığımız oyunlara benziyor, gülümsüyorum. Aaa evet evet yıllar sonra yok yere gülümsüyorum. Deniz de gülümsüyor bana, sonra Ay sonra yıldızlar. Yavaşça uzanıyorum sahile. Dalgalar saçımın vücudumun her bir hücresine dokunuyor. Kumları şimdi kendisi getirip sonra geri alıyor. Kapıyorum gözlerimi. Konuşacak, düşünecek hissedecek hiçbir şey yok. Dalgalar tek şahidim anlatamadığım duygularıma, dalgalar tek şahit gördüklerime ve yaşadıklarıma.
Gerekmedikçe konuşmuyorum artık...
Dinledikçe insan, anladıkça alim, verdikçe tanrılaşırsın.
Yeni bir başlangıç için;Şu AN, ŞİMDİ ne sorununuz var? Gözlerinizi kapatın ve derin derin nefes alın. Şimdi, şu an. Ne oluyor? Şu an olan şeyle ilgili probleminiz nedir? Sorgulayın. ...................An ın içinde problem olabilir mi? Ya geçmiş için ya da gelecek için kaygılanıyoruzdur. An boşluktur. An ı dolduramazsınız ne hüzünle ne sevinçle. O sadece huzurdur sessizliktir oluştur. An ı dinleyin. Bugün olmasa da bir gün bunu mutlaka deneyimleyeceksiniz...Sevgiyle ışıkla dolu nice yeni yıllar geçirmenizi dilerim.
28 Aralık 2016 Çarşamba
Şımarık
Şımarık bir kış günüydü
Ağaçlar kendi dalları ile kavga ediyor
Çiçekler saklambaç oynuyorlardı yerin altında
Grinin her tonu uzaklardaki güneşi yakalamaya çalışıyordu
Dayanamadım ben de attım kendimi sokağa
Gök tüm muzipliğiyle
Bir kova su indirdi başımdan aşağıya
Her biri güldü bu olaya
Aldırmadım, darılmadım, kızmadım
Suları sıçrata sıçrata ben de kahkahalar attım
Yaşam benim içindi
Çok geçmeden bunun farkına vardım
#salasruh
27 Aralık 2016 Salı
Aidiyet Duygusu
Birine ancak ait olabilirsin, sahip olamazsın....
Ne güzel anlatmış #osho. Bence bu cümle sadece kişilerle sınırlandırılmamalı. Çalıştığımız yere, çocuğumuza, sevdiğimiz bir eşyaya ya da toprağa, vatana, memleketimize duyacağımız aidiyet duygusu bizi daha mutlu eder, güven verir, huzur getirir. Bu kendini ait hissetme duygusu kıskançlığı, düşmanlığı, ötekileştirmeyi öldürür. Kendimizi ait hissettiğimiz şey, başka bir şeye dönüşür. O zaman ona emek vermeye, zaman ayırmaya, özen göstermeye başlarız bu da sevgiyi doğurur. Çünkü sevgi emek ister, çaba ister.
Kendini birine, bir şeye ait hissetmek ona teslim olmak demektir. Her şeyinle O olmak demektir. Onu her hali ile kabul etmek, onunla bütünlenmek demektir. Kim doğup büyüdüğü yer hakkında kötü bir şeyler söyleyebilir ki, oradan ayrıldığı uzaklaştığı için kim orayı yargılayabilir ki...birine bir şeye teslim olduğumuzda onun fiziki, sosyoloji, psikoloji ya da biyolojik durumu artık önemini kaybeder. Onun önemi artık bizim ona yüklediğimiz anlamıdır.
Aidiyet duygusu aynı saygı gibidir, alışverişi yoktur. Sadece verirsiniz. Herhangi bir şey almayı beklemek aklınıza bile gelmez. Sadece vermek istersiniz, hatta o şey bunu istemese bile. Siz karşılık beklemeden verdikçe çoğalırsınız. Aynı her bir hücremizdeki atomlar gibi. Yaradılış gibi. Siz verdikçe O' da kendiliğinden, ister size, ister bir başkasına vermeye başlar. Çünkü sevgi iletkendir ve paylaşılmak, çoğalmak ister.
Sahiplik duygusu sevgiyi yaratamaz. O karşı tarafı köle yapar, bu da sevgiyi değil öfkeyi, gururu, egoyu yaratır. Sahibi olduğunuzu düşündüğünüz şeyi, kişiyi sevemezsiniz. O sizindir. Sizin çocuğunuzdur, sizin eşinizdir, sizin evinizdir, sizin yurdunuzdur, sizin iş yerinizdir, sizin köyünüz, sizin arabanızdır. Bir başkasının asla değildir. Bir başkasının onu sizden alacağı yoktur belki ancak sahiplik duygusu sizi sürekli başkalaştırır, varsayımlara sürükler, kaybetme korkusunu ortaya çıkarır böylece siz bir şeye sahip olsanız bile mutlu olamazsınız çünkü sürekli peşinizden gelen bir kaybetme korkusu ile yaşarsınız. Ancak bu kişilere ve şeylere sahip olma duygularınızı fark edip yerini aidiyet duygusu ile değiştirebilirseniz işte o zaman mutluluk başlar, sevgi başlar.
Hadi bir deneyin.
Sevgi ile kalın
#salasruh
26 Aralık 2016 Pazartesi
Dengede Kalmak
Bir Aralık günü; toprak ıslak, hava soğuk, su dingin, gök ateş altındaydı. Zıtlıklar evreninde sadece bir tekne vardı dengede. Onun yansıması suda benimki muallakta...
O dengenin merkezinde bense keskin kenarındaydım. Ha düştü ha düşecek diye tüm seyircilerin merakla beklediği bir ip cambazı gibiydim. Zıtlıkların içine düşmemi mi yoksa geçmemi mi bekliyorlardı? Nasıl başardığı mı izlemek mi yoksa deneyimlemek mi istiyorlardı? Dengede kalmam için desteklemek mi yoksa kösteklemek miydi amaçları? Hiç bilmiyordum. Zaten bunun ne önemi vardı ki asıl olan, benim amacım neydi?
Islak toprağa gömülmek mi filizlemek mi? Yoksa bu soğuk havada donmak mı, dirilmek mi? Suya girip batmak mı, arınmak mı? Ateş olup yanmak mı, kül olup yok olmak mı? ...
E seçeneği hiçbiri; sadece dengede kalmak istiyordum. Zıtlıklardan kurtulup dengede birleşmek hepsi bu...
Etiketler:
4 element,
anı,
blogger,
denge,
farkındalık,
hava su toprak ateş,
hayat,
izmirli,
manzara,
meditasyon,
nefes teknikleri,
ruh,
salas,
spirituel,
su,
uyum,
yasam,
yoga
20 Aralık 2016 Salı
Özgürlük
Özgürlük ne kadar hoş bir kelimedir. Söyledikçe söyleyesi, bağırdıkça bağırası geliyor insanın. Neydi özgürlük, birşeylere karşı çıkmadıkça, topluma ayak uydurdukça, direnmeden kendini yönetime bıraktıkça elde edebileceğin saf duygu idi. Tıpkı ilk doğum anında olduğu gibi saf bilinç idi. Elimizden alınacağını anladığımız anda avazımız çıktığı kadar ağladığımız, bilinçlendikçe uyum sağlayıp gölgesinde (kendisinde değil) huzura kavuştuğumuz şeydi òzgürlük.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










